50 Yıllık Bir Av: Jaws

0
Paylaş

Derin mavi sular, keskin dişler ve dın…dın…dın dın dın dın dın… Elbette Jaws’tan bahsediyoruz! Bizatihi köpek balığının kendisi olduğunuz o müzik; avın kokusunu alıp onu anbean izlemeye başladığınız anlar…

10 Temmuz’da National Geographic’te prömiyeri yapılan Jaws: Efsanenin 50. Yılı belgeseli Disney Plus Türkiye’de yayında. Ayaklarınızın geri geri gittiği o sularda geçen kanlı hikâyenin arşiv görüntüleri, yönetmen Steven Spielberg ile yapılan yeni röportajlar ve filmin yapım sürecine ait tüm detayları izlemenizi öneriyor, ama biz de bir konuşmak istiyoruz.

Köpek Balığı Hakkında Düşünmek

Köpek balığı filmlerinin hatırı sayılır bir izleyici kitlesi var. Jaws, 20 Haziran 1975’te gösterime girdiğinde sadece bir köpek balığını değil, tüm sinema dünyasını yutan bir canavarı serbest bıraktı; ilk Summer Blockbuster oldu. Yaz mevsiminde gişe rekorları kıran filmlerin ticari tadını alan Hollywood’u da bu işin peşine düşürdü.

Belgeseli izlerken ne filmmiş ya demekten kendinizi alamıyorsunuz. 50 yıl sonra bile bu kadar sevilmesinin bir nedeni var, belli. Sadece Spielberg büyüsü değil, ekibin de ne denli bu işi sahiplendiğini görebiliyorsunuz. Fakat her şeyden önce Jaws romanının yazarı Peter Benchley’e selam göndermemiz gerekir. Bu ses getiren yapıma ön ayak olan şey, Benchley’nin köpek balığı saldırılarına dair ömrü boyunca olan ilgisinden başka bir şey değildi.

1970’lerin başında köpek balığı üzerine kendisi kadar düşünen olmaması, romanını 1974’te en çok satanlar listesinde yukarı fırlattı. Benchley, 1971 yılında yayınlanan Mavi Su Beyaz Ölüm adlı köpekbalıkları hakkındaki belgeseli de izlemişti ve bu köpek balıklarından biri rastgele bir yerde yaşamaya karar verirse nasıl olur diye düşünmüştü. Ve o andan itibaren kapılar derin mavi sulara sonsuza kadar açıldı. Benchley’nin Jaws sonrası romanları da bu temadan şaşmadı.

jaws

Spielberg, Jaws ve Çekim Süreci

Jaws’ın bir efsane oluşunda, tıpkı diğer efsaneler gibi, tesadüfler silsilesi yatıyor. Genç yönetmen Spielberg, yazıcıdan taze çıkmış Jaws’ı görünce uzaylılarla ilgili bir film çekme isteğini rafa kaldırmıştı. Bunu yönetmeyi ne kadar çok istediğini iletse de yapımcılar köpek balığına, beyaz balina diyen bir yönetmen buldukları için kendisini reddetmişti. Yalnızca bir hafta sonra Jaws için müsait olup olmadığına dair bir telefon aldı. Evet, köpek balığına beyaz balina derseniz böyle olur, işten atılırsınız. Köpek balığıyla dalga geçmeyin.

Yapımcıların da amacı buydu. Kitabın son 110 sayfasındaki ölüm kalım savaşında hissettikleri korkunun çok daha fazlasını izleyicilerin hissetmesini istediler. Bir köpek balığı filmiydi ve gülmemeliydiler. Filmin gerçekçi olması gerekiyordu. Kesinlikle denizde çekilmeliydi, stüdyoda değil. Martha’s Vineyard’ın bulunma süreci de böylelikle başlamış oldu. Ada, gelgitine ve derinliğine kadar profesyonel biçimde incelendi ve Amity kasabası bulundu.

Spielberg için de zorlu bir süreçti: ya batacak ya çıkacaktı. Çekimlerin başladığı günden itibaren gazeteler genç yönetmen Spielberg’in bu filmin ardından geleceğinin nasıl olacağını çekiştiriyordu. Peter Benchley’de ise romanını senaryoya uyarlamanın gerginliği vardı. Daha sonra senaryo ekibine üç yazar daha katıldı. Carl Gottlieb senaryoya espri katarken kendini de Amity gazetesinin editörü Meadows olarak hikâyeye dahil etmeyi ihmal etmedi. Spielberg ilk senaryoyu geri gönderip biraz temizlemelerini söyledi. Çünkü Jaws, köpek balığı, av ve kasabayla ilgili bir hikayeydi. Aşk ilişkisine pek de gerek yoktu.

Köpek balığı çalışmalarına ise ortada henüz senaryo yokken başlanmıştı. Joe Alvas ile ekibi sağdan sola, soldan sağa ve de vinçte duracak olan üç köpek balığını adeta inşa etmişlerdi.

Filmin daha yayınlamadan başarısız olabileceğine dair olan çeşitli düşüncelerin handikabı ise çekim süresinin giderek uzamasından kaynaklandı. Kitap çok popülerdi ve filmin en kısa sürede çıkması gerekiyordu. Spielberg, muhtemelen bu çektiğim son film diye düşünmüştüm itirafını da belgeselde yapıyor. Çünkü çekimlere tamamen hazır bir şekilde başlamamışlardı. Kameralar açıldığında ellerinde henüz tamamlanmış bir köpek balığı bile yoktu.

O muhteşem açılış sahnesi tam olarak böyle bir eksiklikten doğmuştu. Köpek balığı yoktu. Artık izleyici köpek balığıydı ve avlanıyordu. Film, bu eksikliği sinemada nelerin mümkün olabileceğini gösterdiği müthiş bir avantaj ile kapatmıştı. Filmdeki en hiddet dolu sahneyi canavarı saklayarak göstermişlerdi. Köpek balığının olmayışı çok daha korkunçtu. Çünkü suyun altında ne olacağını asla bilemezsiniz.

Filmin en mühim özelliklerinden biri de figüranlar için casta ihtiyaç duymamalarıydı. Bu bir ada filmiydi. Kasabada gördüğünüz tüm o insanlar, gerçekten de Martha’s Vineyard sakinleriydi.

Çoğu zaman köpek balığı çalışmıyordu çünkü tatlı su için yapılmışlardı. Denizin tuzlu olması hesaba katılmamıştı. Ayrıca çekimler esnasında tekne battı. Oyuncuları tekneden çıkarın uyarısının yanında John Carter sadece kayıt cihazını aldı ve onu kafasında tutarak oyuncuları değil, sesçileri kurtarın dedi. Aylar sonra kurtardığı kayıt cihazıyla En İyi Ses Oscar Ödülünü aldı.

Çekim programının o kadar gerisindeydiler ki Spielberg’in gerginliğini sadece hayal edebilirsiniz. Artık hikâye filmden çok onlar olmuştu. İnsanlar bunun ne kadar sorunlu bir prodüksiyon olduğundan söz etmeye başlamışlardı. Hem gün hem de bütçenin aşılması yapımcılar için de iyi değildi. Fakat Spielberg bu filmi tamamlamaya yemin etmişti.  Nihayetinde film Martha’s Vineyard’da galasını yaptığına, tahmin ettikleri kötü sonucun çok ilerisindeydiler. Jaws, döneminin en ünlü, en ses getiren filmleri olan The Exorcist ve The Godfather’ı bile geride bırakan bir üne kavuştu.

Güçlü bir görüntüyü unutulmaz yapan şey, müziktir. Jaws müziği akıllara kazınmakla kalmadı, bir köpek balığının sesi oldu. Bu sert müzik, köpek balığının hiç bitmeyen öldürme güdüsünü somut bir hale dönüştürdü. Bu tınıyı nerede duyarsanız duyun, aklınıza Jaws dışında başka şey gelmeyecek.

Jaws, Akademi Ödüllerinde birçok kategoriye aday gösterilse de, Spielberg yönetmen olarak aday gösterilmedi. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Çünkü etrafındaki bütün o ‘’kesin sen kazanacaksın’’ gürültüsüne kapılmıştı.

Belki aday gösterilmedi, ödül kazanmadı. Fakat kendisinin tahmin ettiği gibi Jaws, yönetmen olarak son işi de olmadı. Çekmeyi çok istediği uzaylı filmi, Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ı da 1977 yılında yayınladı.

Jaws, sadece bir köpek balığı filmi değildi. Vatandaşlardan bir şeyler saklamaya çalışan politikacılar fikri oldukça güçlüydü. Parayı ve imajı, insan güvenliğinin önünde tutmak apayrı bir mesajdı. Filmdeki en büyük canavar ise köpek balığı değil, para ve gücün tehlikedeki insan hayatlarından değerli olmasıydı. Kapitalist toplum düzeninde, bu sistemin genellikle böyle işlediğine zaten alışkınsınız.

Küba lideri Fidel Castro, Jaws’ı okumasına dair yapılan neden Amerikan gerilimi okuyorsun sorusuna, sadece ticari bir Amerikan gerilimi okumuyorum. Bu kapitalizmin yozlaşmışlığıyla ilgili güçlü bir metafor cevabını vermişti. Şimdi, Jaws’ın sadece bir köpek balığı filmi olup olmadığını tekrar bir düşünün deriz.

Ticarileşen Köpek Balıkları

Jaws, sistem eleştirisi içerisinde köpek balığı metaforunu kullanırken, bu köpek balığının ta kendisini kapitalist tüketimin ilgi odağı yapacağını hiç düşünmemişti muhtemelen. Çünkü tam bir pop-kültür ikonu haline geldi. Köpek balığı figürü, gerçek bir korku kaynağı olmaktan çok, satılabilir bir logoya, şekli itibarıyla sempatik bir maskota dönüştü.

Martha’s Vineyard, Jaws hatırasının hala yaşatıldığı bir yer. Açıkçası belgeselde gördüğüm pembe Jaws tişörtünü istiyorum.

Canavarla İlişkimiz

Jaws vizyona girdiğinde, köpek balığı artık sadece kitap sayfalarında hayal edilen bir yaratık olmaktan çıkmış, gözlerimizin önünde yaşayan ve nefes alan bir canavara dönüşmüştü. O güne dek hakkında az şey bildiğimiz büyük beyaz, filmle birlikte mitolojik bir figür kadar büyülü, cezalandırıcı ve bilinçsizce kana susamış biri gibi algılandı. İnsanlar ilk defa onunla bu kadar yakından göz göze gelmişti. Bu kadar büyük, bu kadar sessiz ve bu kadar kusursuz bir ölüm makinesine daha önce rastlamamıştık. O yüzden adını da kendimiz koyduk: Büyük Beyaz. Beyaz Avcı. İnsan Yiyen.

Ama biraz durup düşününce fark ediyorsunuz, asıl işgalci biziz. O sularda doğmadık, o dünyada nefes almıyoruz. Ve bir köpek balığı için bir şeyin ne olduğunu anlamanın tek yolu, onu ısırmak. Belki de “saldırı” dediğimiz şey, sadece bir tanıma çabasıdır.

Jaws yalnızca bir sinema şaheseri yaratmadı; aynı zamanda dev bir kültürel alan açtı. Kariyerleri değiştirdi. Hayatları dönüştürdü. Bu etkinin yönü ise ikiye ayrılıyordu:

Öldürmeye heveslenenler: Film sonrası dünya genelinde köpek balığı avcılığı patladı. Büyük beyazların nüfusu bazı bölgelerde %80 oranında düştü. Canavardan korkmadık, onu yok etmeye çalıştık.

Anlamaya çalışanlar: Aynı film, binlerce çocuğun hayalini deniz biyoloğu, su altı araştırmacısı ya da yönetmen olmaya itti. Bu çocuklardan bazıları büyüdü ve gerçekten de hayatlarını bu derin maviliklere adadı.

Korku, bazılarında yok etme arzusuna dönüşüyor, bazılarında ise anlama ihtiyacına. Jaws’ın başardığı en büyüleyici şey, işte tam olarak bu: İzleyen herkesin içindeki bir şeyi harekete geçirmesi.

Bugün vizyona giren çoğu filmde bu tür bir etkiyi görmek zor. Artık her şey çok parlak, çok keskin ve çok kusursuz. Yüksek çözünürlük, mükemmel görüntüler… Ama Avengers’ı ilk izlediğimizdeki gibi bir heyecan yaratmıyor bizde artık. Her şey belki de o kadar pürüzsüz ki, içine tutunacak hiçbir şey kalmadı. Bir zamanlar küçük bir çocuğun içindeki kıvılcımı alevlendiren filmler vardı.

Bacağımı Isıran Bu Şey De Ne?

Bu alt başlık, Jaws’a karar verilmeden önce Peter Benchley’nin babasının önerdiği isimdi. Kitap basıma gitmeden hemen önce, tek kelimeden oluşan ve aslında manasını filmle birlikte bulan Jaws, herkesin etkilendiği tek isim oldu. En az bir köpek balığının öldürme arzusu kadar net olan bu ismin, yapımın popülaritesinde büyük etkisi var.

Jaws’ı izlemiş olabilirsiniz, peki okudunuz mu?

Yazarın Özel Notu:

Jaws’ın bir romanı olduğunu henüz geçen sene öğrendim. İzmir’deki favori sahafımda dolaşırken kapının yanında 10 TL yazan kutudaki kitaplar arasında gözüme iliştiği an ödeme işlemini kafamda tamamlamıştım. Çünkü asıl amacım TikTok pov’ları dışında başka bir şey okumayan liseli ergen erkek kardeşime okuma alışkanlığı kazandırmaktı. Bomboş bir çaba.

Jaws, bir sene boyunca kitaplığımdan bana bakıp ağzını açsa da işten ayrıldığım, depresyonlarda olduğum, üstüne bir de okuma hevesimin kalmadığı dönemde amacına ulaşabildi. Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan ve ilerledikçe sayfaları bir bir dökülen kitabı okumaya başladığım günün akabinde bitirdim. 70’ler Amerikan İngilizcesinin çevirisinin beni bu kadar saracağını zerre tahmin etmediğimi belirtmeliyim. Hikaye sadece bir köpek balığı hikayesi değildi çünkü. Spielberg’in de dediği gibi: ‘’O insanlar olmasaydı, köpek balığı umurunuzda bile olmazdı.’’

Okurken ister istemez Amity kasabasını sahiplenme durumuna giriyorsunuz. Ada sakinlerinden biri de sizsiniz. Şef Brody’nin tonla falsosuna rağmen niyeyse kendisine çekiliyorsunuz. Çünkü üniformalı ve de bir kahraman. I’m just a girl.  

Politikacıların yalanları, karakterler arasındaki ilişki ve güç dinamikleri arasında sizi her sayfada avlayabilecek bir köpek balığının varlığından kaçamıyorsunuz.

Beni reading slump’tan çıkarsın, biraz kafamı dağıtsın gibi bir kitap önerisine ihtiyacınız varsa; yaz ayları Jaws için ideal.

İlgili Yazılar
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir